İçindekiler
Cumartesi sabahı, saat dokuza on var. Kadıköy Travesti Duygu, çarşıya inen sokağın köşesinde, kollarını kavuşturmuş hâlde Pınar’a bakıyor. Yedi dakikadır nereden başlayacaklarını konuşuyorlar. Pınar “Bakarız” diyor. Duygu “Neye bakacağız?” diye soruyor. Konu bir yere varmıyor.
“Tamam,” diyor Duygu sonunda. “Öğlene kadar ben seçiyorum. Öğleden sonra sen. Kim seçmiyorsa itiraz etmiyor, söylenebilir ama planı değiştirmiyor.”
Pınar bir saniye düşünüyor. “Öğlen kaçta oluyor?”
“Pınar.”
“Ne var? Soru sordum.”
“Daha başlamadık, sen sözleşmede boşluk arıyorsun.”
“On iki mi, bir mi? Bu önemli bir detay.”
“On iki.”
Pınar omuz silkiyor, saatine bakıyor. “Üç saat on dakikan var. Başla bakalım.”
Kadıköy Travesti Duygu Sabahı Kendi Bildiği Gibi Kuruyor
Duygu’nun ilk durağı belli: çarşının içinde, sahibinin sabah altıda kepenk açtığı küçük bir esnaf kahvaltıcısı. Süslü bir yer değil. Plastik örtülü masalar var, duvarda bir takvim asılı, menemen de tek tip. Pınar kapıda duruyor.
“Bütün o pazarlıktan sonra buraya mı geldik?”
“Burada çay hiç bitmez, menemen on dakikada gelir, kimse de seni kalkman için süzmez.”
“Yani düşünmüşsün.”
“Düşünmedim. Biliyorum.”
Menemen gerçekten on dakikada geliyor. Pınar ilk lokmadan sonra bir şey demiyor, ikinci ekmeği istediğinde de demiyor. Duygu bu sessizliği bir zafer olarak not ediyor ama yüzüne yansıtmıyor. Yansıtmamaya çalışıyor.
Kahvaltıdan sonra çantasından katlanmış bir kâğıt çıkıyor. Pınar kâğıdı görünce kahkahayı basıyor.
“Liste yapmışsın.”
“Liste değil. Üç tane hatırlatma.”
“Üç maddeli bir kâğıda liste denir Duygu.”
“Maddeler numaralı değil ama.”
İlk hatırlatma, kunduracı. Duygu’nun topuğu aşınmış botları iki haftadır dolabın dibinde bekliyor. Çarşının arka tarafındaki kunduracı yolun üstünde, ayrıca bir gün gitmeye gerek yok. Pınar dükkânın önünde beklerken vitrindeki eski bir ayakkabı kalıbını inceliyor, “Bu ne?” diye soruyor. Duygu çıkınca ona da anlatılıyor. Kunduracı bey anlatmayı seviyor. Beş dakikalık iş on beş dakika sürüyor ama Duygu bunu hesaba katmış, söylemiyor sadece.
“Şimdi nereye?”
“Sergiye.”
Sergi, aylardır konuştukları bir şey. Eski bir binanın zemin katında, bir arkadaşın arkadaşının hazırladığı küçük bir illüstrasyon sergisi. İkisi de üç kere “Bu hafta gidelim” demiş, üçünde de gitmemişlerdi.
“Ne kadar uzakta?”
“On iki dakika.”
“Plan yapmadım diyordun.”
“Plan yapmadım. Yolu biliyorum, o kadar.”
“Dakikasıyla biliyorsun.”
“Işıkta beklersek on dört.”
İlk Aksaklık Kapıda Bekliyor
Işıkta bekliyorlar. On dört dakika sonra binanın önündeler. Kapı kapalı. Camda küçük, el yazısıyla bir kâğıt asılı: “Hafta sonu 13.00–19.00.”
Duygu kâğıda bakıyor. Bir daha bakıyor. Telefonunu çıkarıp serginin sayfasını açıyor, orada da aynısı yazıyor. Pazartesiden cumaya on bir, hafta sonu bir. Hafta içi saati aklında kalmış.
Pınar yan tarafta duvara yaslanmış, mutluluğunu saklamak için hiçbir şey yapmıyor.
“Program çöktü mü?”
“Çökmedi.”
“Kapı kapalı ama.”
“Güncellendi.”
“Neye güncellendi?”
Duygu bir an susuyor. Sonra kâğıdı çantasından yeniden çıkarıp üçüncü maddeye bakıyor. Üçüncü madde, Pınar’ın annesine doğum günü için alınacak çay bardağı takımı. Normalde öğleden sonraya, “Pınar unutursa” diye düşünülmüş bir yedekti.
“Bardakları şimdi alıyoruz. Sergi de senin yarına geçiyor.”
“Benim yarıma mı? Benim yarıma karışamazsın.”
“Karışmıyorum. Öneriyorum. Bir de saat birde açılıyor, haberin olsun.”
Bardak takımını aldıkları dükkânda Pınar üç farklı model arasında kararsız kalıyor. Duygu ikisini eliyor, üçüncüsünü elinde tutuyor ve “Annen sade şeyleri sever” diyor. Pınar itiraz edecekken vazgeçiyor, çünkü doğru. Poşet Duygu’nun elinde kalıyor. Bu da sabahın küçük kurallarından biri: taşıma işi programı yapanın.
Böyle küçük günler, büyük olayları olmayan ama insanların birbirini ne kadar iyi tanıdığını gösteren saatler, Kadıköy Travesti hikâyelerinde sık karşılaşılan bir şey. Kimse bir şeyi kanıtlamaya uğraşmıyor. Biri sadece birinin annesinin sade şeyleri sevdiğini hatırlıyor.
On İki Olunca Kurallar Değişiyor
Saat on biri elli sekiz geçiyor. Bir pastanenin önündeler. Duygu vitrine bakıyor, Pınar telefonuna.
“İki dakikan kaldı.”
“Bir şey yesek mi? Öyle başlasa senin yarın, yemekten sonra?”
“Hayır.”
“Neden?”
“Çünkü yemekten sonra yarım saat de kahve içeriz, sonra da ‘ama daha tam öğlen olmadı’ dersin.”
“Demem.”
“Dersin. Kunduracıda on dakikayı nasıl sakladığını gördüm.”
Saat on iki oluyor. Pınar telefonunu cebine koyuyor ve yürümeye başlıyor. Duygu poşetle arkasından geliyor.
“Nereye gidiyoruz?”
“Görürsün.”
Kadıköy Travesti Duygu bu cevabı sevmiyor. Hiç sevmiyor, hatta olması gerekenden fazla sevmiyor. Bir sokak sonra soruyu tekrarlıyor.
“Kabaca bir yön?”
“Yukarı.”
“Yukarı neresi?”
“Yukarı yukarı.”
Nereye Gittiğini Bilmeden Yürümek
Pınar en kısa yolu seçmiyor. Duygu bunu ilk köşede anlıyor. Ana caddeden gitseler on dakika sürecek yer için iki yan sokağa sapıyorlar. Bir apartmanın önünde duruyorlar. Pınar demir kapının aralığından içerideki avluyu gösteriyor. Ortada yaşlı bir dut ağacı var, altında da birisinin bıraktığı iki tabure.
“Geçen ay buldum. Sana göstermek istiyordum.”
Duygu avluya bakıyor. Güzel. Abartacak kadar değil ama güzel.
“Bunun için mi bu yoldan geldik?”
“Evet.”
“Tamam.”
Sonra bir sahaf. Pınar vitrinde eski bir yemek kitabı görüyor ve hiçbir şey sormadan içeri dalıyor. Duygu kapıda saatine bakıyor, sonra kendini durdurup telefonu çantaya atıyor. İçeride Pınar yemek kitabının sayfalarında birinin kurşun kalemle aldığı notları okuyor: “Şeker az gelsin, Necdet sevmez.” İkisi de bu Necdet’in kim olduğunu tahmin etmeye çalışıyor. Duygu da bir raf karıştırıyor ve kenarları kıvrılmış bir Kadıköy haritası buluyor. Yirmi lira veriyor. Neden aldığını tam bilmiyor.
“Bunu planlamamıştın,” diyor Pınar.
“Şu an benim saatlerim değil, planlamam gerekmiyor.”
Saat bire doğru Pınar sergiye gidiyor. Duygu bir şey söylemiyor ama içinden “Benim önerimdi” diye geçiriyor. Sergi küçük, bir tur yirmi dakika sürüyor. İllüstrasyonların birkaçı çok iyi, birkaçı fena değil. Çıkışta Pınar “Bunu gerçekten ben seçtim, değil mi?” diye soruyor. Duygu “Sen seçtin,” diyor. İkisi de bunun doğru olmadığını biliyor.
Yemek Meselesi
Saat üçe geliyor. Bir parkın kenarındaki çay bahçesinde oturuyorlar. Ne kadar kalacaklarına karar vermediler. Yan masada iki emekli tavla oynuyor ve Pınar oyunun ortasında birini tutmaya başlamış bile. Duygu üçüncü çayını içiyor ve midesinin sesini duymamaya çalışıyor.
“Pınar, yemek?”
“Bir yere bakıyorum.”
On dakika sonra:
“Bakıyor musun?”
“Bakıyorum.”
Yirmi dakika sonra, tavlada Pınar’ın tuttuğu amca kaybedince:
“Plan yapmayınca insan yemek yemeyi de unutuyor demek.”
Pınar ona dönüyor. Hiç kızmadan, sakin sakin konuşuyor.
“Senin sabahki programında da öğle yemeği yoktu.”
Duygu ağzını açıyor. Kahvaltı dokuzdaydı. Sonra kunduracı, sergi, bardaklar vardı. Kâğıttaki üç maddenin hiçbirinde yemek yok. Yemeği, öğleden sonraya, yani Pınar’a bırakmış. Bunu bile bile mi yaptı, bilmeden mi, kendisi de emin değil.
“Haklısın,” diyor.
“Bir daha söyle.”
“Duydun.”
Pınar kalkıyor, çay bahçesinin arkasındaki sokakta mahalle lokantası gibi görünen küçük bir yere götürüyor onu. Tabelası soluk, içeride dört masa var, tencereler camın arkasında duruyor. Kuru fasulye fena değil, pilav biraz fazla yağlı. Duygu yine de tabağını silip süpürüyor. Pınar “Bak buldum” diyor, sanki sabahtan beri bilerek burayı arıyormuş gibi.
Lokantadan çıkınca Duygu “Şimdi ne…” diye başlıyor. Cümlenin yarısında duruyor. Pınar fark etmiyor ya da fark etmemiş gibi yapıyor. Yürümeye devam ediyorlar. Sahafta aldığı harita Duygu’nun çantasında, bardak poşeti hâlâ elinde. Bir sonraki köşede Pınar bir hırdavatçının önünde durup vitrindeki minik bir çaydanlığa bakıyor. Duygu bu sefer hiçbir şey sormadan yanında bekliyor.
Hangimizin Yarısı?
Akşam yedi gibi otobüs durağına doğru iniyorlar. Kalabalık artmış, kaldırımda insanlar birbirinin etrafından dolanıyor. Pınar elinde yemek kitabını tutuyor, Duygu da bardak poşetini Pınar’a uzatıyor.
“Al, annenin hediyesi. Benim taşıma mesaim bitti.”
“Senin mesain öğlen bitti.”
“Ben iyi niyetliyim.”
Bir süre ışıkta bekliyorlar. Sonra Pınar soruyor:
“Hangimizin yarısı daha güzeldi?”
Kadıköy Travesti Duygu cevap vermeden önce yeşil ışığın yanmasını bekliyor. Karşıya geçerken konuşuyor.
“Benimki daha verimliydi.”
“Ben güzel dedim. Verimli demedim.”
“Botlar tamir oldu, hediye alındı, sergiye gidildi.”
“Sergiye benim yarımda gidildi.”
“Benim önerimle.”
“Önermek seçmek değil. Sen söyledin, kural bu.”
Durağa varıyorlar. Duygu’nun otobüsü üç dakikaya geliyor. Bunu tabelaya bakmadan biliyor.
“Haftaya değil ama ay sonu bir daha yapalım,” diyor Pınar.
“Yapalım. İlk yarı yine benim.”
“Neden sen?”
“Çünkü sen sabah karar veremiyorsun. Bugün yedi dakika nereden başlayacağımızı konuştuk.”
Pınar bir şey diyecek, otobüs geliyor. Duygu binerken arkasından sesleniyor:
“O zaman önce öğlenin kaçta başladığını konuşacağız!”
Duygu kapıdan dönüp bakıyor. “On iki,” diyor. Kapılar kapanıyor.
Benzer gündelik hikâyeler için Travesti Blog bölümüne göz atabilir, farklı semtlerden karakterlerle tanışmak için İstanbul travesti sayfasına uğrayabilirsiniz.