İçindekiler
Pazartesi akşamı, saat yedi. Travesti İclal, Bahariye’nin kalabalık kaldırımında kendi boyuna yakın bir deve tabanını kucaklamış yürüyor. Yapraklar yüzüne çarpıyor. Karşıdan gelenler ya kenara çekiliyor ya da bitkiye çarpıp “Pardon” diyor. Bitkiden mi, İclal’den mi özür dilediklerini kimse bilmiyor. Yirmi dakika önce bu bitki bir çiçekçinin önünde, kendi hâlinde duruyordu. Şimdi saksısı İclal’in kalçasına batıyor.
Telefon çalıyor. Bitkiyi bir dizine dayayıp çantayı karıştırıyor. Arayan Hande.
“Neredesin? Sesin boğuk geliyor.”
“Yaprak var ağzımda.”
“Ne?”
“Bitki aldım.”
Kısa bir sessizlik oluyor.
“Sen niye bitki aldın? Sen kaktüsü bile kuruttun.”
İclal cevap vermek için ağzını açıyor. Aklına mantıklı bir şey gelmiyor. “Ev biraz boş duruyordu,” diyor sonunda. Bu cümlenin ağzından bu kadar dürüst çıkacağını beklememişti.
“Tamam,” diyor Hande yavaşça. “Eve varınca ara beni.”
Her Şey Sessizce Bitince
Aslında ortada büyük bir olay yok. Kavga edilmedi, kapılar çarpılmadı, kimse kimseye son sözünü bağırmadı. Serkan son iki ayda biraz biraz uzaklaştı, o kadar. Önce mesajlar seyrekleşti, sonra hafta sonu planları. Sonra bir gün İclal fark etti ki artık “akşam ne yapıyoruz” diye soran kimse yok.
Ağlamadı desek yalan olur. Bir gece ağladı, ertesi gün de biraz. Sonra geçti.
Geçmeyen şey akşamlar oldu. İşten çıkınca önünde dört beş saat duruyordu ve bu saatlerin içi bomboştu. Eve girince televizyonu açıyor, izlemiyor, sadece ses olsun diye açık bırakıyordu. Bir süre sonra eve erken dönmemek için bahaneler bulmaya başladı.
Deve tabanı da bu bahanelerden biriydi. Hem de en büyüğü.
Travesti İclal Bu Hafta Her Şeye Evet Diyor
Salı öğlen, sigorta acentesindeki masasında otururken iş arkadaşı Burak bir mesaj atıyor: “Akşam Hasanpaşa’dayız, geliyorsan gel.”
Travesti İclal ikinci kelimeyi okumadan “Geliyorum” yazıyor. Nereye, kiminle, ne için, hiçbirini sormuyor. Sormak, düşünmek demek. Düşünmek de bu hafta pek tercih ettiği bir şey değil.
Akşam güzel bir ceket, ince bir bot ve iyi bir ruh hâliyle Hasanpaşa’daki adrese gidiyor. Kapının önünde bir kamyonet, kaldırımda üç koli ve elinde bantla bekleyen Burak var.
“Geldin mi? Süpersin. Kuzenim taşınıyor, dördüncü kat, asansör yok.”
İclal kolilere bakıyor. Sonra kendi botlarına bakıyor.
“Burak, sen bana ‘geliyorsan gel’ dedin.”
“Evet, geldin işte.”
“Bir şey içeceğiz sandım.”
“Su var,” diyor Burak ve gerçekten de bir pet şişe uzatıyor.
İki saat boyunca bir gardırobun kapaklarını, bir kitaplığın raflarını, hiç bitmeyen tencere kolilerini dört kat yukarı taşıyorlar. İclal bir ara merdivende oturup nefes alıyor ve gülmeye başlıyor. Neye güldüğünü soran Burak’a anlatamıyor. Gece eve vardığında her yeri ağrıyor. Televizyonu açmayı unutuyor ve ilk kez bu hafta deliksiz uyuyor.
Yine de ders almıyor. Henüz değil.
Çamur, İnat ve Yamuk Bir Kase
Çarşamba sabahı telefonunda bir reklam görüyor: “Yeni başlayanlar için seramik atölyesi, bu akşam son iki kişilik yer.” İclal parmağını ekrana basmadan önce yarım saniye düşünüyor. Bu, haftanın en uzun düşünme süresi.
Kaydını yaptırınca aile grubuna, Hande’ye ve hatta Burak’a yazıyor: “Bu akşam yeni bir şey deniyorum.” Kimse sormadığı hâlde.
Atölye, Altıyol’a yakın bir sokakta, bir terzinin üst katında. Dar bir merdivenle çıkılıyor. İçeride altı kişi, önlükler ve ortada büyük bir masa var. Eğitmen genç ve sabırlı bir kadın. İlk on dakika gayet iyi geçiyor. Sonra eğitmen önlerine birer top çamur koyuyor.
“Elinizle hissedin, acele etmeyin.”
İclal çamura dokunuyor ve o an bir şeyi hatırlıyor: Çamurdan nefret ediyor. Islak, soğuk ve tırnaklarının arasına giren her şeyden nefret ediyor. Çocukken kumdan kale bile yapmamış.
Kalkıp gidebilir. Ama gruba “Yeni bir şey deniyorum” yazmıştı. Hande de altına bir alkış emojisi koymuştu. Şimdi gidemez.
Kalıyor. Dişini sıkarak kalıyor.
Bir saat sonra elinde bir kâse var. Daha doğrusu kâse olmaya karar verememiş, bir yanı çökük, bir şey. Yan masadaki emekli öğretmen kendi düzgün kâsesini bırakıp İclal’inkine bakıyor.
“Bu çok… cesur olmuş.”
İclal gülmemeye çalışıyor. Başaramıyor. Bir süre sonra bütün masa gülüyor, eğitmen bile. Çıkarken eğitmen “Haftaya da bekleriz” diyor. İclal “Bakarız” diyor. Bu hafta söylediği ilk “hayır”a en yakın cümle bu oluyor.
Kadıköy’de gündelik hayat bazen böyle küçük hatalarla dolup taşıyor. Bir terzinin üst katında, yamuk bir kâsenin başında. Kadıköy Travesti hikâyelerinde de sık görülür bu. Büyük olaylardan çok, insanın kendi kendine düştüğü komik durumlar anlatılır.
Bir Akşama Üç “Uğrarım”
Perşembe, işin karıştığı gün.
Öğlen bir iş arkadaşının veda yemeği için “Uğrarım” diyor. Öğleden sonra kuzeni arayıp akşam çaya çağırıyor, ona da “Uğrarım” diyor. Akşamüstü apartmandaki komşusu Nermin Hanım, oğlunun kitaplarını kütüphaneye bağışlamak için birinin yardımına ihtiyacı olduğunu söylüyor. İclal yine “Uğrarım” diyor.
Saat yedide Söğütlüçeşme tarafında veda yemeğinde. Yarım saat oturuyor, tatlı gelmeden kalkıyor. Sekizde kuzeninde çay içiyor ama aklı saatte. Dokuza çeyrek kala Nermin Hanım’ın kapısında, koliler arasında.
Kuzeninden Nermin Hanım’a yürürken bir kuru temizlemecinin önünden geçiyor. İçeride radyo çalıyor. Çalan şarkı, Serkan’la bir yaz boyunca dinledikleri şarkı. İclal durup kalıyor.
“Bu kesin bir işaret,” diye düşünüyor. Neyin işareti olduğunu bilmiyor ama bir işaret olduğundan emin.
Tam o sırada şarkı kesiliyor, radyoda halı yıkama reklamı başlıyor. “Metrekaresi şu kadar, kapıdan alıp kapıya teslim!”
İclal kaldırımın ortasında kahkahayı basıyor. Bir süre gülüyor, sonra kuru temizlemecinin camına yaslanıp nefes alıyor. Üç kişinin arasında koşturduğunu, hiçbirinde tam olarak bulunmadığını fark ediyor. Bunların hepsi tek bir şey için. Eve gidip bir akşamı tek başına geçirmemek için.
Bu düşünce onu üzmüyor. Ama biraz durduruyor.
Hande’nin Basit Sorusu
Cuma akşamı Hande’yle buluşuyorlar. Her zamanki yerleri, Kadıköy çarşısının içinde, sahibinin onları ismiyle tanıdığı küçük bir esnaf lokantası. Travesti İclal oturur oturmaz anlatmaya başlıyor. Taşınma, çamur, üç plan, halı yıkama reklamı…
Hande dinliyor. Arada gülüyor. Sonra çatalını bırakıyor.
“Sen iyi misin?”
“Gayet iyiyim.”
“İclal, bir haftada bitki aldın, ev taşıdın, seramik yaptın, bir akşama üç kişi sığdırdın.”
“Ne var bunda? Hareketli bir hafta işte.”
Hande bir süre ona bakıyor. Lafı uzatmıyor.
“Bir akşam eve gitsen ne olacak?”
İclal cevap vermek üzere. “Sıkılırım” diyecek, “Bir şey olmaz” diyecek. İkisini de söylemiyor. Çünkü gerçekten bilmiyor. Bir haftadır bunu denemedi.
“Bilmiyorum,” diyor.
“Ben de bilmiyorum,” diyor Hande. “Bak bari.”
Konu değişiyor. Hande’nin ev sahibine, lokantanın yeni aşçısına geçiyorlar. İclal o gece eve dokuz buçukta dönüyor. Bu hafta için erken bir saat.
Hiçbir Şey Olmayan Cumartesi
Cumartesi akşamı İclal evde. Plan yok.
İlk yarım saat iyi geçiyor. Çay demliyor, kanepeye oturuyor. Sonra telefonu eline alıyor. Burak’ın bir mesajı var: “Yarın kuzenin yeni evine gidiyoruz, perdeleri takacağız, geliyorsan gel.”
Parmakları “Geliyorum” yazmaya başlıyor. Yarıda duruyor. “Geliyorsan gel” lafının Burak’ın ağzında ne anlama geldiğini artık biliyor.
Yazdığını siliyor. “Bu sefer yokum, kolay gelsin” yazıyor.
Sonra bir dizi açıyor, yarısında sıkılıp kapatıyor. Seramik atölyesinin sayfasına bakıyor, kapatıyor. Pencereden aşağıdaki sokağa bakıyor. Bakkalın önünde iki komşu bir arabanın park yeri yüzünden atışıyor, biri de araya girmeye çalışıyor. On dakika izliyor. Kimse kazanmıyor.
Saat on gibi bir an içi daralıyor. Hande’ye yazmayı düşünüyor, kuzenini aramayı düşünüyor. Yapmıyor. Kalkıp deve tabanını suluyor. Bitkinin bir yaprağı sararmış. Onu da kesiyor.
Hiçbir şey olmuyor. Sadece uzun bir akşam oluyor ve İclal bu akşamın içinde de kendisi olarak kalabildiğini fark ediyor. Biraz sıkılıyor, biraz düşünüyor, biraz da Serkan’ı anıyor. O kadar.
Televizyon o gece hiç açılmıyor.
Pazar ve Bitki
Pazar öğleden sonra Hande uğruyor. Elinde iki poğaça var, ayakkabılarını kapıda çıkarıyor ve salona girer girmez duruyor. Deve tabanı salonun bir köşesini neredeyse tamamen kaplamış.
“Bu o mu?”
“O.”
“Kocamanmış. Telefonda bu kadar büyük gelmemişti.”
“Telefonda yaprak ağzımdaydı.”
Hande bitkinin etrafında bir tur atıyor. Saksının, koltuğun yarısını kapattığını görüyor.
“At bari şunu. Ya da birine ver.”
İclal poğaçasından bir ısırık alıyor, bitkiye bakıyor. Sararan yaprağın yerinde küçük, açık yeşil bir filiz çıkmaya başlamış.
“Yok,” diyor. “Bu hafta aldığım kararların içinde tutan tek şey bu.”
Hande gülüyor. “Kâse de var ama.”
“Kâse sayılmaz.”
Travesti İclal o gün telefonunda bir mesaj daha görüyor. Atölyeden gelmiş: “Haftaya ileri seviye çark dersi, son üç kişi.” İclal mesaja bakıyor, bir an düşünüyor. Sonra telefonu ters çevirip masaya bırakıyor ve Hande’ye çay koymak için kalkıyor.
Farklı semtlerden benzer gündelik hikâyeler için Travesti Blog bölümüne göz atabilir, başka karakterlerle tanışmak için İstanbul travesti sayfasına uğrayabilirsiniz.