Selam bebekler! Klavyenin başında yine ben, şehrin en tatlı belası, mahallenizin güvenilir stil ikonu ve dedikodu kazanı, yani Selin’iniz! Nasılsınız bakalım? Umarım hayat size de bana davrandığı kadar cömert ve bir o kadar da komik davranıyordur. Geçenlerde bizim kızlarla otururken biri laf arasında, “Selin, senin hayatın dizi gibi, her gün yeni bir bölüm,” dedi. Haklı. Ama bu hafta sonu yaşananlar dizi değil, resmen sezon finaliydi! O yüzden kahveleriniz hazırsa, arkanıza yaslanın ve Şişli travesti Selin ’in macera dolu hafta sonu kaçamağına tanıklık edin.
Her şey geçen Cuma ofis masasından bozma çalışma köşemde, bitmek bilmeyen e-postalara boğulurken başladı. Beynimin içinde dönen tek şey, “Bu hafta sonu bir delilik yapmalı!” fikriydi. Rutin beni boğuyordu. Her hafta sonu aynı mekanlar, aynı yüzler, aynı muhabbetler… Bir an durdum ve pencereden dışarı baktım. İstanbul, o her zamanki kaos ve güzellik karışımı haliyle bana göz kırpıyordu. İşte o an karar verdim. Bu hafta sonu turist olacaktım, hem de kendi şehrimde! Plan yok, program yok, sadece akışına bırakmaca… Tek kural, Şişli sınırları dışına çıkıp yeni maceralara yelken açmak.
Basitleştirilmiş İçerikler
Cuma Akşamı: Kaçış Planı ve Gardırop Krizi
Cuma akşamı işten çıkar çıkmaz kendimi eve attım. Normalde olsa hazırlanır, bir iki kadeh bir şeyler içmek için bizim kızlarla buluşurdum. Ama bu defa hedefim farklıydı. Önce güzel bir duş, ardından o meşhur soru: “Ne giyeceğim?” Ah, bu soru… Bazen nükleer kodları çözmekten daha zor geliyor. Gardırobumun önünde bir o yana bir bu yana salınırken, içimdeki sesler savaşa tutuşmuştu. Bir tarafım, “Selin, rahat bir şeyler giy, macera bu, dağa bayıra tırmanabilirsin,” derken (ki İstanbul’da dağa tırmanmak ne alaka?), diğer tarafım, “Saçmalama kızım, her an her şey olabilir, podyumda gibi olmalısın!” diye bağırıyordu.
Tahmin edeceğiniz üzere, podyumcu tarafım kazandı. Siyah, dar bir tulum, altına ince topuklu ama yürümesi (nispeten) kolay bir bot ve üzerine de havalı bir deri ceket. Saçlarımı dalgalı bir fönle özgür bıraktım, makyajımı da abartısız ama etkileyici bir dumanlı göz makyajıyla tamamladım. Aynadaki yansımama baktığımda içimdeki o Şişli travesti Selin ruhu parlıyordu. “İşte bu,” dedim. “Şehir, benden korksun!”
İlk durağım neresi mi oldu? Karaköy! Evet, o hep gittiğimiz popüler mekanlardan değil. Sahilde, ara sokaklardan birinde gizlenmiş, minicik bir balık restoranı. Hani şu masaları sokağa taşan, sandalyeleri hafif sallanan, salaş ama ruhu olan yerlerden. Tek başıma oturdum bir masaya. Garson abi önce bir şaşırdı, sonra sıcak bir gülümsemeyle “Hoş geldiniz abla,” dedi. İşte bu samimiyeti seviyorum. Siparişimi verdim: bir porsiyon kalamar, ortaya da atom mezesi. Yanında da elbette bir kadeh buz gibi rakı.
Dalgaların sesi, uzaktan gelen vapur düdükleri ve anason kokusu… O an anladım ki, mutluluk gerçekten de çok küçük anlarda gizliydi. Etrafımdaki insanları izledim. Turistler, sevgililer, kendi halinde takılanlar… Herkes kendi filmindeydi ve ben de o filmlerin figüranı olmaktan keyif alıyordum. Kendi kendime kadehimi kaldırıp, “Yeni başlangıçlara, Selin!” dedim. Bu küçük solo kaçamak, bana ne kadar ihtiyacım olduğunu fark etmemi sağlamıştı. O gece, Şişli travesti Selin kimliğimin ötesinde, sadece İstanbul’u ve kendini dinleyen bir kadındım.
Cumartesi: Tarihin Tozlu Sayfalarından Boğaz’ın Serin Sularına
Cumartesi sabahına kuş cıvıltılarıyla değil, beynimin içinde çalan “acaba dün gece o son kadehi içmemeli miydim?” alarmıyla uyandım. Ama pişmanlık yok, yola devam! Hızlı bir kahve ve kahvaltının ardından kendime yeni bir rota çizdim: Tarihi Yarımada. Evet, bildiğiniz Sultanahmet, Ayasofya, Topkapı Sarayı üçgeni. “Aman Selin, orası turist kaynıyor, ne işin var?” dediğinizi duyar gibiyim. Ama ne zamandır gitmemiştim, biliyor musunuz? Yıllardır! Burnumuzun dibindeki güzellikleri hep es geçeriz ya, o hesap.
Spor ayakkabılarımı ayağıma geçirdiğim gibi (dünden dersimi almıştım) attım kendimi tramvaya. Sultanahmet Meydanı’na indiğimde o kalabalığın ve enerjinin içinde kayboldum. Her dilden konuşmalar, ellerinde haritalarla yolunu bulmaya çalışan insanlar, simitçiler, kestaneciler… Bu kaosu seviyorum! Ayasofya’nın önünden geçerken o heybeti karşısında yine büyülendim. İçeri girmedim bu defa, sadece dışarıdan o enerjiyi hissetmek istedim.
Asıl hedefim Topkapı Sarayı’ydı. Sarayın bahçesinde yürürken, bir an gözlerimi kapattım. Kendimi Hürrem Sultan falan hayal etmedim tabii, o kadar da değil! Ama o duvarların arasında yaşananları, entrikaları, aşkları düşündüm. Ne hayatlar yaşanmış, ne hikayeler birikmişti… Harem bölümünü gezerken, “Bizim kızlar burada olsa dedikodunun dibine vururduk,” diye düşünmeden edemedim. Saraydan çıktığımda hem ayaklarım hem de beynim yorulmuştu ama ruhum beslenmişti. Şişli travesti Selin olarak, bazen parıltılı sahnelerden inip tarihin sessiz koridorlarında gezinmenin ne kadar iyi geldiğini anladım.
Öğleden sonraki planım ise tamamen spontane gelişti. Saraydan çıkmış, yorgun argın Gülhane Parkı’na doğru yürürken, Eminönü’nden kalkan Boğaz turlarını gördüm. İşte anlık bir kararla kendimi teknelerden birine attım. Ne iyi etmişim! İstanbul’u denizden seyretmek bambaşka bir keyif. Martılara simit atmak klişe olabilir ama o martıların sevinç çığlıkları arasında Boğaz’ın serin rüzgarını yüzümde hissetmek… Paha biçilemez!
Tekne turu sırasında yanıma yaşlı bir teyze oturdu. Elinde örgüsü, yüzünde nurdan bir gülümseme. Önce beni bir süzdü, sonra “Ne güzel saçların var kızım, boya mı?” diye sordu. O an aramızda sıcacık bir sohbet başladı. Ona Şişli’den, işimden, arkadaşlarımdan bahsettim. O da bana torunlarını, eski İstanbul’u anlattı. Hiçbir yargı olmadan, iki insan olarak sohbet ettik. Bu sohbet, gezinin en beklenmedik ve en güzel anlarından biriydi. Bazen en güzel bağlantıları, en beklenmedik insanlarla kuruyoruz.
Akşam olduğunda ise enerji depolamış bir şekilde kendimi yine sokaklara attım. Bu defa rota, Beşiktaş Çarşısı‘ydı. O kalabalığın, o canlılığın içine karıştım. Bir kokoreççinin önünde durup yarım ekmek gömdüm, sonra bir midyeciden avuç dolusu midye yedim. Ayaküstü, salaş, lezzetli… Bütün günün yorgunluğunu unutturan bir ziyafetti. Geceyi ise çok sakin bir şekilde, bir kahvecide oturup kitap okuyarak kapattım. Evet, yanlış duymadınız. O pırıltılı, enerjik Şişli travesti Selin, elinde kitabıyla sakin bir akşam geçirdi. Çünkü bu kaçamağın amacı, ruhun neye ihtiyacı varsa onu vermekti.
Pazar: Sanat, Huzur ve Eve Dönüş
Pazar sabahı, hafta sonu kaçamağımın son günüydü. Bu günü sanata ve huzura ayırmaya karar verdim. İlk durağım, son zamanlarda adını sıkça duyduğum ama bir türlü gitmeye fırsat bulamadığım Fener-Balat bölgesi oldu. O renkli cumbalı evler, daracık yokuşlu sokaklar, antikacılar ve küçük tasarım dükkanları… Kendimi bir film setinin içinde gibi hissettim.
Her köşe başında fotoğraf çektim, her dükkana girip çıktım. Bir antikacıda eski bir broş buldum, tam benim tarzım! Pazarlık sünnettir diyerek giriştiğim sıkı pazarlık sonucu broşu kaptım tabii ki. Balat’ın o meşhur yokuşlarından birini tırmanırken nefes nefese kaldım ama tepedeki manzarayı görünce bütün yorgunluğum uçup gitti. Haliç’in o sakin ve durgun görüntüsü, şehrin karmaşasından sonra adeta bir meditasyon gibiydi.
Bir kafede oturup Türk kahvemi yudumlarken, yan masadaki genç sanatçı çocuklarla sohbete daldım. Onlara hafta sonu maceramı anlattım, onlar da bana kendi projelerinden, hayallerinden bahsettiler. O gençlerin enerjisi, hayata tutunma şekilleri bana ilham verdi. Şişli travesti olarak her zaman çevremdeki insanlardan beslendiğimi bir kez daha anladım.
Öğleden sonra ise kendime son bir jest yapmak istedim ve kendimi bir hamama attım. Evet, bildiğiniz göbek taşlı, tellaklı, köpük masajlı tarihi bir hamam! Önce biraz ter atıp gözeneklerimi açtım, ardından o köpük bulutunun içinde bütün haftanın, hatta bütün ayın yorgunluğunu üzerimden attım. Hamamdan çıktığımda kendimi yeniden doğmuş gibi hissediyordum. Cildim parlıyor, ruhum dinlenmişti.
Akşamüstü eve, yani Şişli’deki kalemize dönerken yüzümde kocaman bir gülümseme vardı. Bu iki gün, bana bir haftalık tatilden daha iyi gelmişti. Kendi şehrimde bir yabancı gibi dolaşmak, plansızlığın tadını çıkarmak, yeni insanlarla tanışmak ve en önemlisi kendimle baş başa kalmak… Muhteşemdi.
Eve gelip kendimi koltuğa attığımda telefonum çalmaya başladı. Arayan bizim kızlardı. “Nerelerdesin kızım, öldün mü kaldın mı? İki gündür sesin çıkmıyor!” diye girdiler lafa. Onlara kısaca maceramı özetlediğimde hepsi şaşkınlık içindeydi. “Vay be, Selin aşmışsın kendini!” dediler.
Bu hafta sonu bana bir kez daha gösterdi ki, mutluluk ve macera aramak için uzaklara gitmeye gerek yok. Bazen en büyük maceralar, burnumuzun dibinde, her gün yürüdüğümüz sokaklarda bizi bekliyor. Önemli olan, bakmak ve görmek arasındaki farkı anlamak.
Bu kaçamak, Şişli travesti Selin’in sadece bir etiket olmadığını, içimde ne kadar farklı renkler, ne kadar farklı ruh halleri barındırdığımı bana hatırlattı. Hepimiz gibi… Bazen diva, bazen gezgin, bazen filozof, bazen de sadece yorgun bir şehirli…
Size de tavsiyem, kızlar. Bir hafta sonu telefonlarınızı sessize alın, plan yapmayı bırakın ve sadece sokağa çıkın. Şehrinizin size fısıldadıklarını dinleyin. Emin olun, hiç beklemediğiniz hikayelerle, hiç ummadığınız anılarla dolu bir serüven sizi bekliyor olacak.
Şimdi izin verirseniz, ben yeni aldığım broşumu takıp, bu harika hafta sonunun şerefine kendime bir kadeh daha bir şeyler dolduracağım. Haftaya yeni dedikodular ve maceralarla görüşmek üzere! Hepinizi kocaman öpüyorum, muck