Ah, Kadıköy! İstanbul’un o bitmek bilmeyen enerjisiyle dolu, her köşe başında ayrı bir hikaye, ayrı bir melodi fısıldayan o eşsiz semti. Vapurlar yanaşır, martılar çığlık atar, insanlar bir yerlere yetişme telaşındadır. Ama bu koşturmacanın içinde öyle anlar, öyle karakterler vardır ki, zamanı bir anlığına durdurur, size hayatın aslında ne kadar renkli olduğunu hatırlatır. İşte bu renk cümbüşünün en parlak, en cüretkar tonlarından biriyle tanıştırmak istiyorum sizi: Kadıköy Travesti Nefise.
Şimdi, “Grinin Elli Tonu” dedik diye hemen aklınıza kasvetli, yağmurlu Seattle günleri, kravat koleksiyonları falan gelmesin. Bizim hikayemiz çok daha yerli, çok daha milli ve kesinlikle çok daha eğlenceli. Çünkü bizim grimiz, Boğaz’ın puslu sabahlarının grisidir. İçinde umudu, haylazlığı ve bir sonraki kahkahayı saklayan bir gridir. Ve bu hikayenin başrolünde, o grinin her tonunu kendi renk paletine katıp gökkuşağına çeviren Nefise var.
Nefise ile tanışıklığımız, aslında çoğunuzun tanışıklığı gibi başladı: Uzaktan bir hayranlık, bir merak. Kadıköy‘ün o meşhur sokaklarından birinde, kendine has duruşu, attığı her adımda “Ben buradayım!” diyen özgüveniyle yürürken gördüm onu ilk. O an anladım ki, bazı insanlar yürür, bazıları ise adeta podyumda süzülür. Kadıköy Travesti Nefise kesinlikle ikinci kategoriye dahildi. Onun varlığı, sıradan bir kaldırım taşını bile bir anda Paris moda haftasının en prestijli podyumuna çevirebilecek bir güce sahipti.
Peki, bu kadını bu kadar özel kılan neydi? Sadece topuklularının tıkırtısı mı? Yoksa rüzgarda savrulan saçlarının ardında bıraktığı o gizemli parfüm kokusu mu? Hayır, çok daha fazlası. Nefise, yaşayan, nefes alan bir manifestoydu. “Kalıplarınıza sığmam, kurallarınızı tanımam, kendi oyunumu kendi kurallarımla oynarım” diyen bir isyan bayrağı.
Basitleştirilmiş İçerikler
Esaret Dedikleri: Beden Mi, Zihin Mi?
Konu başlığımızda “esaret” kelimesini kullandık ya, biraz açalım onu. Çoğumuz, esareti dört duvar arasına sıkışıp kalmak, demir parmaklıklar ardında olmak gibi fiziksel bir durum olarak düşünürüz. Ama asıl esaret, zihnimizdedir. Toplumun “olması gerekenler” listesi, “ayıp” ve “günah” damgaları, “elalem ne der?” korkusu… İşte bunlar, en sağlam hapishane duvarlarından bile daha kalın, daha aşılamaz duvarlardır.
Her gün aynı takım elbiseyi giyip sevmediğin bir işe gitmek, sırf başkaları onaylasın diye istemediğin bir hayatı yaşamak, içindeki rengi bastırıp toplumun grisine karışmaya çalışmak değil midir asıl esaret? İşte Kadıköy Travesti Nefise bu noktada devreye giriyor ve bize adeta bir özgürlük dersi veriyor. O, bedeniyle ve ruhuyla, bu zihinsel prangaları nasıl kırıp atabileceğimizin canlı bir örneği.
Bir düşünsenize, her gün dışarıya adım atarken, kim olduğunuzu, neyi temsil ettiğinizi bilerek, tüm yargılayıcı bakışlara, fısıltılara ve önyargılara meydan okuyarak yürümek… Bu, inanılmaz bir cesaret gerektirir. Bu, her gün yeniden kendi özgürlüğünü ilan etmektir. Nefise’nin her adımı, “Ben buyum, alışsanız iyi olur!” diyen bir zafer narasıdır. Onun esareti reddedişi, sadece kendine değil, onu izleyen, içinde bir yerlerde sıkışıp kalmış, kendi rengini dışarı vurmaktan korkan herkese bir ilham kaynağıdır.
Kadıköy’ün o cıvıl cıvıl sokaklarında, bir kafede oturmuş kahvesini yudumlarken, bir vitrinin önünde durup kendine hayranlıkla bakarken, aslında bize şunu fısıldar: “Hayat, başkalarının sizin için çizdiği bir yol haritası değil, sizin kendi fırçanızla boyayacağınız boş bir tuvaldir. Korkmayın, en parlak renkleri kullanın!”
Grinin Elli Tonu’ndan Nefise’nin Binbir Rengine
Christian Grey’in dünyası belki siyah, beyaz ve griden ibaretti. Kontrol, güç ve belirli kurallar etrafında dönen bir dünya… Ama Kadıköy Travesti Nefise‘nin dünyası öyle mi? Asla! Onun dünyası, bir Pazar sabahı Moda’daki çiçekçinin önü kadar renkli, bir Salı Pazarı kadar kaotik ve bir barlar sokağı gecesi kadar enerjik.
Nefise’nin paletinde griye yer yok mu? Elbette var. Ama onun grisi, melankolinin değil, bilgeliğin grisidir. Yaşanmışlıkların, atlatılmış fırtınaların, kazanılmış savaşların izlerini taşıyan o asil gridir. O gri, diğer tüm renklerin daha parlak görünmesini sağlayan bir fondur sadece. O fonun üzerine öyle bir fuşya patlatır, öyle bir turkuaz serpiştirir, öyle bir altın yaldız atar ki, aklınız durur.
Onun tutkusu, kravatlarla değil, tüllerle, payetlerle, satenlerle ifade edilir. Onun gücü, banka hesabındaki sıfırlarla değil, bir bakışıyla susturduğu kalabalıkla, bir gülüşüyle aydınlattığı ortamla ölçülür. Kuralları mı? Kuralları kendi koyar ve genellikle tek kuralı vardır: Kural yok!
Bu, hayatın karmaşıklığını, insan ilişkilerinin o ince çizgilerini anlamak demektir. Her şeyin siyah ya da beyaz olmadığını, doğruların ve yanlışların kişiden kişiye, durumdan duruma değişebileceğini bilmektir. Nefise, bu “gri alanlarda” dans etmeyi çok iyi bilir. O, hayatın sadece net cevaplardan ibaret olmadığını, bazen en güzel anların belirsizlikte saklı olduğunu bize hatırlatır. O, ne tam bir azize, ne de tam bir günahkardır. O, hepimiz gibi, insan olmanın tüm karmaşıklığını, tüm renklerini üzerinde taşıyan biridir. Ve bunu o kadar güzel taşır ki, insan hayran kalmadan edemez.
Kadıköy Ruhu ve Bir İkon Olarak Nefise
Kadıköy’ü Kadıköy yapan nedir? Tarihi binaları mı? Sahili mi? Boğası mı? Evet, hepsi. Ama Kadıköy’ü asıl ruhuyla dolduran, içindeki insan çeşitliliğidir. Punksından yaşlı teyzesine, öğrencisinden sanatçısına, herkesin kendine bir yer bulabildiği, kimsenin kimseye “Sen neden böylesin?” diye sormadığı o özgür ruhudur.
İşte Kadıköy Travesti Nefise, bu ruhun ete kemiğe bürünmüş halidir. O, Kadıköy’ün ta kendisidir. Tıpkı Kadıköy gibi, o da biraz gürültülü, biraz şatafatlı, biraz isyankardır. Tıpkı Kadıköy gibi, o da yargılamaz, kucaklar. Onu Kadıköy sokaklarında gördüğünüzde, bir an durup düşünürsünüz: Nefise mi Kadıköy’e ait, yoksa Kadıköy mü Nefise’ye? Cevap basit: Onlar birbirini tamamlayan iki parça. Birbirlerinin enerjisinden beslenen, birbirlerine anlam katan iki ikon.
Nefise olmasaydı, Kadıköy’ün renk paletinde kesinlikle bir ton İstanbul Travesti adına eksik kalırdı. Kadıköy olmasaydı, Nefise’nin o muhteşem enerjisini sergileyeceği bu kadar geniş, bu kadar anlayışlı bir sahne belki de olmazdı. Bu, mükemmel bir simbiyotik ilişki.
Onun varlığı, bu semtin hoşgörü ve çeşitlilik kültürünün bir kanıtıdır. İnsanların, dış görünüşlerinin, kimliklerinin, yönelimlerinin ötesinde, sadece “insan” olarak var olabildikleri bir alanın mümkün olduğunu gösterir. Bu yüzden Nefise’ye sadece bir birey olarak değil, Kadıköy ruhunun bir sembolü olarak da bakmak gerekir. O, bu semtin özgürlük anıtıdır.
Peki, Biz Bu Hikayeden Ne Öğreneceğiz?
Geldik zurnanın zırt dediği yere. Bütün bu anlattıklarımızdan sonra, “Ee, bana ne Kadıköy Travesti Nefise’den?” diyorsanız, henüz konunun özünü kaçırıyorsunuz demektir. Bu hikaye sadece Nefise hakkında değil. Bu hikaye, senin, benim, bizim hakkımızda.
- Kendi Rengini Bul ve Korkma: İçinde bastırdığın bir renk mi var? Dünyaya göstermekten çekindiğin bir yanın mı? Unutma, o renk seni sen yapan en değerli şey. Nefise gibi ol, fırçanı al ve tuvaline ilk darbeyi vurmaktan korkma. Belki ilk başta biraz acemice olur, ama zamanla kendi şaheserini yaratacaksın.
- “Elalem” Diye Bir Ülke Yok: “Elalem ne der?” sorusu, tarihin en büyük potansiyel katilidir. Bu soru yüzünden kaç hayal yarım kaldı, kaç şarkı söylenmedi, kaç dans edilmedi, bir bilseniz… “Elalem” dediğiniz o soyut kalabalığın kendi dertleri başından aşkın. Siz kendi hayatınıza odaklanın. Unutmayın, en büyük alkışı da, en sert eleştiriyi de günün sonunda kendinize siz yapacaksınız.
- Hayat Grinin Tonlarıyla Güzeldir: Mükemmel olmak zorunda değilsin. Her zaman doğruyu yapmak zorunda değilsin. Bazen hata yapacaksın, bazen düşeceksin, bazen “gri alanlarda” kaybolacaksın. Sorun değil. Önemli olan, her düştüğünde daha güçlü kalkabilmek, her hatadan bir ders çıkarabilmek. Hayatın bu karmaşık dokusunu, bu iniş çıkışlarını kucakla. Siyah ve beyaz kadar, grinin tonları da hayatın bir parçasıdır ve onu ilginç kılan da budur.
- Tutkularının Peşinden Git: Seni ne heyecanlandırıyor? Sabah yataktan ne için fırlıyorsun? Tutkun neyse, ona dört elle sarıl. Kadıköy Travesti Nefise‘nin tutkusu, kendini ifade etmek, varoluşunu kutlamak. Belki seninki resim yapmak, belki kod yazmak, belki de dünyayı gezmek. Ne olduğunun önemi yok. Önemli olan, o tutkunun ateşini ruhunda her zaman canlı tutmak.
Sonuç olarak, Kadıköy Travesti Nefise bize modern bir masal anlatıyor. Kendi kalesini kendi inşa eden, ejderhalarla (önyargılarla) kendi savaşan ve günün sonunda prensi (mutluluğu) kendi kurtaran bir prensesin masalını… O, bize esaretin zihinlerde başladığını ve özgürlüğün bir adımla, bir kararla, bir duruşla kazanılabileceğini gösteriyor.
Bir dahaki sefere Kadıköy’e yolunuz düştüğünde ve o eşsiz silüeti gördüğünüzde, sadece bir travestiye bakmayın. Kendi kurallarını yazan bir kraliçeye, zihinsel prangalara meydan okuyan bir savaşçıya, hayatın tüm renklerini kucaklayan bir sanatçıya ve Kadıköy ruhunun yaşayan bir anıtına bakın. Ve belki, sadece belki, kendi içinizdeki rengi dışarı çıkarmak için ondan biraz ilham alırsınız. Çünkü unutmayın, dünya grinin elli tonuyla değil, içimizdeki milyarlarca rengin cümbüşüyle dönüyor. Ve Nefise, bize bu cümbüşün en güzel notalarından birini dinletiyor.